Sayfalar

14 Temmuz 2010 Çarşamba

SULTAN VE ÜZÜMLER

Ilgaz Özgen TOPÇUOĞLU- Ayaklar ve İzler
Handan Dayı- Anakronizma

Mariel Poppe- Paravan


Sergi Genel Görünüm



Antalya; kent kimliği geliştirme sürecinde turizm başkenti ve gerçeküstü olarak nitelendirilebilecek güzelliğe sahip doğa örtüsü ile tüm dünyaya sunuldu. Son yıllarda Antalya’da süregelen sanatsal etkinlikler bu alanda Antalya’da da farkındalık yaratılabileceğini gösterdi. Uluslararası projeler; sanatçılar arasındaki kültür alışverişlerine, değer yargılarının daha gerçekçi ve çok boyutlu bir düzeyde ele alınmasına da imkan sağlamakta. Artık Antalya; sadece doğa ve turizm cenneti değil aynı zamanda bir sanat merkezi olma yolunda ilerlemekte. Kültürel katmanlar arasındaki diyalog; bu kültürlerin ben ve öteki kavramı yaratılacak şekilde mistik altyapıları ile ele alınmaya başlanması ile daha da güzelleşiyor ve boyut kazanıyor.
Bu anlamda Akdeniz Üniversitesi Kültür-Sanat Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından düzenlenen “ Sultan ve Üzümler Uluslararası Sanat Sempozyumu”; kültürlerarası dialog söylemine kayda değer bir düzeyde katkı sağlayan, yenilikçi görüş açısıyla dikkat çeken bir proje. 25 Mart- 19 Nisan 2008 tarihleri arasında Antalya Art-Park’da sempozyum dahilinde açılan sergi; sanki tüm sempozyum etkinliklerinin bir özeti gibi izleyenleri postmodern duruşu ve kavramsal perspektifi ile farklı bir boyuta taşıyor.
Kavramsal çerçeve neden “ Sultan ve Üzümler”? Kültürel katmanlar içerisinde kurumuş üzümden en tatlısını seçmek. Üzümlerin hepsi aynı tatda fakat en tatlı üzümü kim seçecek? Projenin kapsamı, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisi altında kalmış olan coğrafyayı hedef almakta. Bu bölgelerin en önemli özelliği Osmanlı İmparatorluğu’nun izlerinin farklı kültürlerle kaynaşması ve çok farklı etnik grupları, dilleri, dinleri benimsemiş bir coğrafya olması. Projenin kemik yapısını Berlin ve Antalya’da yaşayan Alman ve Türk sanatçılar oluşturmakta. Günümüzde Doğu’mu? Batı mı? Yoksa yönsüzlük mü? Tartışmalarının içerisinde bu etkinlik sadece Doğu’yu ele almakta. Doğu’nun batısını hesaba katmadan. “Doğu” kavramı ele alınırken de katılımcılardan “kendi” ve “öteki” kavramına bakışının ortaya konulması önerilmekte. Sonuçta oluşan “ Ben ve Öteki” nin; kültürlerarasındaki benzerliklerin ve farklılıkların gözlemlenerek, kültürlerarası dialog ve alışverişe yol açacağı kaçınılmaz bir durum. Kendi kimliğimizin tanımlanması farklı olanın tanımlanmasını da içerir. “ Doğu” fikri yüzyıllardır sınırsız düşlerin aktarıldığı bir yapı içerisinde olmuştur. “ Sultan ve Üzümler”; sempozyuma katılan sanatçıların “ Doğu” imgesini tekrar sorgulamasına ve tartışmaya açmasına olanak sunuyor. Fakat; sanatçılar bu tartışmayı yaparken öteki kavramına dikkatleri çekerek sanatsal ve kavramsal düzeyde odak noktası olarak gündelik olayları, kimlik sorunlarını, kültürel benlikleri ve ayrıcalıkları, açık bir sistem içinde ortaya koyuyorlar. Bu yolla tarihsel imgeler ve geleneksel olan sorgulanıyor. Proje dahilinde gerçekleştirilen etkinliklerin gezici olması bu projenin objektifliğini daha da artırmakta. Çünkü; sanatçılar için önemli olan, konunun yerinde incelenerek aynı kültürel izleri taşıyan farklı coğrafyalarda disiplinler arası kaynaşma, tartışma olanakları yaratılarak kültürel kaynaşmayı sağlamak. Almanya ve Antalya etkinliklerinde Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin katılımıyla gerçekleştirilen workshoplarla sağlanan öğrenci katılımı ile üniversite öğrencileri arasındaki etkileşim güçlendirilerek projenin amaçlarından birisi olan kültürlerarası diyalog unsuru gençlik üzerinde de belirli bir düzeye getiriliyor.
Gidilen ülkelerdeki sanatçılarla, orada bulunan kültür kurumları ve galerilerle ortak çalışılarak sergiler, çalıştaylar, dinletiler yoluyla iletişim ağını genişletme yoluna gidilmiş. Bu noktada; yaratıcılık, karşılaşma, tanışma, diyalog, kavramsal açılımlar önem kazanmakta. Üretim süreci; ev sahibi ülkelerin sanatçıları ve projenin kurucuları arasındaki etkileşim yoluyla şekillenmekte. Sempozyumun gerçekleştirildiği ilk merkez, Ekim/Kasım 2005 tarihleri arasında Kunstfaktor, Berlin/ Almanya. Burada kuratör Sigrun Drapatz önderliğinde düzenlenen sergi etkinliğine ek olarak Kağıt Tiyatro ve Müzik dinletisi sunulmuş. Projenin ikinci etkinliğinde yine ; Temmuz/ Ağustos 2007 tarihleri arasında yine Sigrun Drapatz’ın kuratörlüğünde Brückenthal Müzesi/ Romanya, 2007 Avrupa kültür başkenti Sibiu sanat etkinlikleri resmi programı dahilinde Sibiu/Romanya- Alman Kültür Kurumu, Braşov/Romanya- Modern Sanatlar Müzesi, Köstence/Romanya olmak üzere üç ayrı merkez seçilmiş. Bu merkezlerde açılan sergilere ek olarak canlı müzik eşliğinde film gösterimi, konser ve gölge oyunu etkinliklerine de yer verilmiş. Almanya ve Romanya’da yaşayan insanlar mercek altına alındığında dikkati çeken en önemli özellik; bu merkezlerde çok kültürlü insanların yaşaması. Bu noktada örneğin; Köstence’de birçok Tatar ve Türk’ün yaşadığı bilinen bir gerçek
Sempozyumun; Ekim 2008 ‘de Bakü/ Azerbaycan ve Aralık 2008’de Lefkoşa/ Kıbrıs sergi ve etkinliklerinin ardından 2009 yılında tamamlanarak 2010 yılında sempozyuma dahil olan tüm sanatçıların ortak katılımıyla Berlin ve İstanbul’da büyük birer son sergi düzenlenmesi planlanmakta.
Sempozyumun Mart-Nisan 2008 Antalya/Türkiye sergisinin kuratörü Alman sanatçı; Sigrun Drapatz. Sempozyum katılımcıları arasında; Türk- Alman sanatçıların yanı sıra bir Alman kültür bilimci de yer almakta. Sergide; Sigrun Drapatz, Ilgaz Özgen Topçuoğlu, F.Simge Şafak, Oğuz Haşlakoğlu, Ayşe Tülay Kahraman, Elke Drapatz, Tamer Serbay, Mariel Poppe ve Handan Dayı yer almış. Diğer etkinliklerde olduğu gibi Antalya’da da yine kavramsal çerçeveyi destekleyen farklı etkinlikler gerçekleştirildi. Örneğin; kağıt tiyatro, müzik dinletisi, sanatçılarla yapılan söyleşiler ve Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileriyle birlikte hazırlanan work-shop sergisi. Müzik dinletisinde Antalya’lı bir halk ozanının batı enstrümanları eşliğinde sunduğu şiir dinletisi izleyene verilmek istenen mesajı destekleyici güçte idi.
Sempozyum sergisinde; Tamer Serbay’ın “Yoklama” isimli çalışmasında ses ve görüntü ile desteklenen yaşanmışlık etkisi dikkat çekiyor. Asker fotoğrafları, orijinal fotoğraflardan teknik düzenlemelerle çoğaltılarak oluşturulmuş. Büyük boyutlu bu düzenlemenin yanına yerleştirilen monitörde bir yoklama anı canlandırılmış. Bu ekranda fotoğraflar sıra ile görünüp kaybolurken adı okunduğu halde karanlıklara gömülen ve ses vermeyen askerler de var. Asker sesleri görsel imajı destekliyor. Yoklamaya eksik olarak kaydedilenler Osmanlı zamanında savaşta mücadele edip tarihe gömülen isimler aslında. Askere gidip canını feda eden halk kitlesi ile zengin ve askere gitme korkusu içinde askerden kaçış yolları planlayan toplumun diğer kesimi arasında karşılaştırma yapılarak günümüze de bir gönderme yapılmış.
Ilgaz Özgen Topçuoğlu’nun sergide iki düzenlemesi mevcut. Sanatçının; “ Aç ve Kokla” isimli yerleştirmesi koku imgesi ve belleği üzerine yapılan bir çalışma. Osmanlı, kokuyu günlük yaşama sokar, koku arşivi oluşturur ve tarihi dönemleri de koku isimleriyle anar. Bu çalışmada da her Sultan’a karşılık gelen dönemin kokusu farklıdır. Küçük raflar içindeki minik şişelerdeki baharatlı ve çiçeksi kokuların her biri bizi Osmanlı’nın farklı yüzyıllarına seyri aleme çıkarıyor.. Koku hafızamız yoluyla sanatçı, izleyen üzerinde çağrışım yolunu deneyerek izleyenleri farklı bir seyahate çıkarıyor. Sanatçının sergide yer alan diğer çalışması “Ayaklar ve İzler”de; takunyalı hayalet bedenler sergi atmosferine şiirsel bir anlam yüklüyor. Geleneksel obje takunya; burada kişilik kazanıyor ve bir nevi mekana yabancılaşıyor. Obje aitlik olgusundan uzaklaşarak yabancılaşıyor.
Serginin etkileyici çalışmalarından bir tanesi de; Ayşe Tülay Kahraman’ın “ Etek” isimli yerleştirmesi. “Etek” çalışmasında geleneksel değerler ve cinsellik teması arasında başarılı bir köprü kurulmuş. Çalışmada; Türk kültüründeki önemli ritüellerden biri olan “kına gecesi” töreni ele alınmış. Kültürel yapılanma içerisinde; bu gece genç kız için önemlidir. Evliliğe geçişte bugün, bir köprü vazifesi görür. Evlenmek üzere olan genç kızın bir nevi şarkı ve ağıtlarla zoraki ağlatılması, yeni bir yaşam tarzına geçişi, sonraki yaşamı üzerine duyduğu korkuları, endişeleri etek altı yerleştirmesinde cinsellik temasıyla buluşuyor. Yerleştirme; hem çadır yani sığınma, hem etek hem de cinsellik temalarının kültürel dialoglarla örtüştürüldüğü bir çalışma. Kültürlerarası dialog ile bekarlıktan evliliğe geçiş süreci arasında bir denge ve ilişki kurulmuş.
Alman sanatçı Mariel Poppe’nin “Paravan” isimli çalışması ise; sanatçının 2005 yılındaki projenin Berlin sergisindeki çalışmasının devamı niteliğini taşıyor. Osmanlı etkilerini barındıran “Paravan”; sınırlar oluşturarak izleyeni sınırsızlığa taşımak istiyor. Pencere kafesleri, resmi- özel mekanları, kadın-erkek odalarını birbirinden ayırmak için bir mekana sınır koyduğu gibi aslında sınırsızlığı da beraberinde getiriyor. Bu sınır öyle sınır ki taşınabilir bir sınır. Farklı yerlere rahatlıkla hareket ettirilebilecek bir sınır. Bu öyle sınır ki; aynı zamanda da şeffaf. Yani bu sınır görme değerleriyle ve ölçütleriyle ortadan kaldırılabilecek bir sınır. Diplomatik sınırlar ve kaldırılabilir seyyar sınırlar arasında bir köprü kurulmuş. Sanatçı; paravanlar üzerindeki geometrileri özellikle bir kültürden edinmeyip; kendi keşif yolculuğu süresince gezdiği bölgelerden bir sentez oluşturmuş. Bu durum yine kültürel sentez teması ile eşdeğer. Eski-yeni, doğu-batı ayrımını yok sayan ve kaynaşmaya dikkatleri toplamayı amaç edinmiş bir çalışma.
Diğer Alman sanatçı Sigrun Drapatz’ın “Çiçeklerin Fısıltıları ve Saraydan Mektup Parçaları” ise; Osmanlı’nın harem kültürüne dikkat çekiyor. Çok kültürlü beraberlik ortamı olan Harem. Haremdeki çok kültürlülük Osmanlı içindeki çok kültürlülüğün de bir parçası, belki de sembolü. Harem hayatına, dolayısıyla Osmanlı sarayına kendi kültürlerini getirmeyi bilenler ve bilmeyenler. Sanatçı; bu proje için gittiği her ülkede o ülkenin kültürel katmanlarını, doğasını hesaba katarak kadınlar yarattı. Drapatz; yaptığı çalışmalarda kadın biyografisi ve kişilikleri üzerine yoğunlaşarak kendi yarattığı minyatür etkili kurgularıyla tarihi geçmişe canlı göndermeler yapıyor. Sanatçının tüm eserlerinde çiçek isimlerinden izlerin yer almasının önemli bir etkisi bir çok kültürde çiçek isimlerinin kadınlarla sağladığı denge ve uyum. Osmanlı’da da harem kadınlarının çoğunun hareme katıldıktan sonra çiçek isimleri öncelikli olmak üzere farklı isimlerle özdeşleştirildiği bilinen bir tarihi gerçektir. Bu çalışma farklı parçalardan oluşmuş. Çiçek desenleri, el yazması örnekleri ve küçük el işlemeleri. Sanatçı; el yazmalarını sarayda yaşayan bir kadına adamış ve ona gönderme yapmış. Sanatçının kurgusal yazıları, harem kadınlarının nereden geldiklerini, onların saraydan önceki yaşamlarını ve saray yaşamları hakkında bilgiler içeriyor. Küçük kitapçık; nesnelerin bulundukları yerleri göstermektedir. Harem kadınının mektupları ve sultan portresi birlikte sergilenmiş. Sanatçının kullandığı yazı stili tamamen sanatçıya özgü olup rastlantısal anlamsız kelimelerin beraberliğinden oluşmuş. Sanatçı; tarihi araştırarak tanıklık ettikten sonra kısmen de olsa tarihten faydalanmış ve kendi hikayesini bu gerçekliğe kaynaştırmış. Üç adet şiir seçen sanatçı; bunlardan ikisini kendisi Osmanlıca ve Farsça alfabe ile anlamsız ve rastlantısal kelime uyumlarıyla sağlamış, bir tanesini de doğu- batı mistisizminin odak noktası olarak gördüğü İbn-ül Farabi’den seçmiş. Bu şiir enstalasyonun mistik değerini güçlendirmiş.
Sergide Oğuz Haşlakoğlu’nun; “Hayalinmiş Tek Hakikat Hakikat Bir Hayal İmiş”isimli eseri ise belirli bir ışıklı pano içerisinde kurgulanmış resimsel bir eylem. Sanatçı; geleneksel gölge oyununu hayallerle özdeşleştirerek hayal olan ve hakikat olan nedir? sorusunu soruyor. Teknik anlamda tuval ve karagöz perdesi arasındaki transparan uyum içerikte söylenen sözlerle güçlendirilmiş. Hep hakikati arayarak hayalin aşılmaya çalışıldığını, aslında hayalin başlı başına bir hakikat olduğu mesajını sanatçı; felsefe ve resim arasında kurduğu denge içerisinde metaforik ve hicivli bir yaklaşımla anlatmış.
Sergi salonunda bir köşede duran sandık, izleyeni ilk etapta cezp etmiyor. Sanki sanat galerisinin bir parçasıymış gibi duran sandık biraz zaman sonra izleyeni kendisine çekiyor. Eski- yeni dengesini hicivli ve rahatsız etmeyen bir üslupla izleyene sunan Simge Şafak; “Sandık” isimli yerleştirmesinde Doğu’nun değersizleşen değerlerine dikkat çekiyor. Bu değerlerden birisi olan çeyiz sandığı ile sanatçı; evlilik öncesi önemli olan, bir genç kızın olmazsa olmazı çeyiz sandığının artık rağbet görmeyen yönü ve Doğu’nun artık sandığa kaldırılmış, eskisi kadar değer görmeyen unsurlarını aynı noktada buluşturmuş. Sergi izleyicisi sandığın içindekileri ancak digital bir monitör yardımıyla izlemekte. Sanatçı; bu yolla saflık, sadelik ve naiflikten digital olan, yapay olana da bir gönderme yapmakta. Sergi salonunun steril edilmiş bir noktasında ise; bir kültür bilimci olan Elke Drapatz’ın “Durum” adını taşıyan videosuna rastlamak mümkün. Sergi izleyeni için fark edilmesi zor bir yere yerleştirilen monitör belirli bir süre sonra fark edilir oluyor. Sanatçı; kültür bilimci kimliğinin etkisiyle kadının kültürel kimliğini sorguluyor. Bu sorgulamada ise; dünyanın farklı coğrafyalarında, farklı toplumsal katmanlarında ve kültürlerinde yaşayan kadınlar ve kadın sanatçılarla yapılan röportajlar yayınlanıyor. Kadın sanatçılarla yapılan röportajlardan derlenen kişisel ifadeler yazı biçiminde monitörden yansıtılmış. Eşlik eden kitapçıkta ise tüm röportaj metni ve röportaj sorularına kaynaklık eden Çağdaş Türk Sanatı ile ilgili bilgiler yer almakta. Çağdaş Türk Sanatı’nda yurt içinde ve dışında yaşayan pek çok Türk kadın sanatçı sanatın çağdaşlaşması ve uluslararası düzeye çıkması için etkin rol oynamıştır. Çoğunluğu müslüman olan kadınlar hakkındaki bu gerçek batılı araştırmacılar için şaşırtıcıdır. Bu görüntü tekrar incelenmekte ve açığa çıkartılmaktadır. Sanatın gelişimi ile kadın hareketlerinin dengeli gelişiminin varlığını tanık gösteren Drapatz; farklı dil-din-beden-kültür-sanat–toplum- siyaset açılarına sahip kadınlara sorduğu eş sorularla tüm kadınların aslında farklılıklarla gelen benzerliğine dikkatleri çekiyor.
Sergi salonun üst katına çıkıldığında farklı bir mekanda sergilenen Handan Dayı’nın
“ Anakronizma” isimli üçlü kurgusu hem donanımı hem yüklendiği anlam hem de yaratı düzeyiyle oldukça etkileyici. Sanatçı; sarayda yaşayan sultan ve cariyelerinden oluşan kurgu fotoğrafına resimsel etkiler kazandırarak aslında anlatmaya çalıştığı mesaja bir çıkış noktası bulmuş. Bu eserin paraleline yerleştirilmiş videoda ise tablodan çıkan sultanın günümüzdeki arayışlarına ve bize bir kutu içerisinde bıraktığı mektup ve mücevherlerine tanıklık ediyoruz. Sultanın hediye bıraktığı kutuya da sergi sırasında canlı tanıklığımız sağlanıyor. Tıpkı sanatçının günümüzdeki Osmanlı izlerini arayışının benzeri, Osmanlı da günümüze canlı tanıklık ederek kendi izlerini arıyor. Anakronizma böylelikle gerçekleşmiş oluyor. Doğu nasıl ki Batı olmadan bir anlam ifade etmiyorsa geçmişte güncel olmadan anlamını yitirebilir.
Antalya’daki üçüncü serginin; tüm bu kavramsal altyapılar içerisinde Antalya kent kimliği- sanat- halk üçgeni içerisinde önemli bir yere sahip olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar sınırları olmayan küratörlü sergiler gün geçtikçe çoğalıp tüm kalıpları kırarcasına hızla ilerlese de toplumun belirli kesimlerine hitap edebilmekte. Özellikle tüm dünyada ülkelerin başkentleri ve birkaç büyük şehir merkezine hapsolan güncel sanat etkinliklerinin toplumda yeterince aidiyet duygusu yaratıp yaratmadığı tartışılırken İstanbul dışı alternatif sergilerin çoğalması, ilgi görüp beğenilmesi ve bu merkezlerde yeni alternatif beğenilerin yavaş yavaş oluşuyor olması sanat için olumlu bir ivme oluşturuyor. Bu noktada Antalya’da; sanatı daha çok turizm sektöründe sınırlı beğeniler doğrultusunda oluşturulan bir dekorasyon malzemesi olarak gören bakış açısı ile kısır bir döngüde süregelerek oluşturulmuş sanat ortamı içerisinde halkın bu etkinlikleri görmesinin ve gezme şansı yakalamasının kent için büyük şans olduğunu söylemek gerekliliği yadsınamaz.
* Bu yazı SANAT DÜNYAMIZ- SAYI:107- BAHAR 2008- syf:32-42'de yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder