Sayfalar

17 Ocak 2011 Pazartesi

TÜRKİYE’DE BİTMEYEN HEYKEL SORUNU


Ayşe Aytaç Katı -Antalya Türkan Saylan Heykeli

Krippel-Afyon Anıtı

Isparta-Gül Heykeli!

Denizli Horoz Heykeli
                                                                                               Ebru Nalan SÜLÜN

Türkiye’de sanattaki gelişmeler incelendiğinde özellikle kamusal alana yayılan sanat yapıtlarının toplumsal baskı altında olduğu gerçeği öne çıkar.Galeri ve müzelerde yer alan eserlerin steril koşullarda izlenilirliğinin,toplumsal baskıdan uzak ve daha korunaklı olduğu söylenebilir.Tophane’de yaşanan galeri baskını düşünüldüğünde bu savın da çürüdüğünü söylemek sanırım yanılgı olmayacak...

Sanat yapıtları içerisinde heykel sanatı;özellikle kamusal alanda sergilenmesi nedeniyle toplumsal tehditlere daha fazla maruz kalmıştır.Bu durum da onu savunmasız hale getirmiştir.

Türkiye’de heykel düşmanlığı yeni değil.1883’de açılan Sanayi Nefise’nin Heykel Bölümü’nün ilk mezunlarından İhsan Özsoy da kamusal alanda ve atölyesinde halkın tepkisine maruz kalmıştı.1891’de okulu birincilikle bitiren Özsoy;eğitim için Paris’e gönderildi.1895’de tekrar yurda döndüğünde bir heykel atölyesi açtı.Fakat;birkaç gün içerisinde atölyesinin camlarını kırık halde buldu.Halk tepki göstermişti.Bu yoğun tepki üzerine de Özsoy atölyesini kapatmak zorunda kaldı.O zamandan bu zamana siyasi, toplumsal,sosyolojik boyutları ile ele alındığında birçok şeyin değişmiş olması gerekiyor.Fakat, ne yazık ki zihniyetler yaşananlara bakıldığında pek de değişmişe benzemiyor.O zamandan bu güne kadar farklı siyasi ideolojiler,partiler heykel ile bir türlü barışamadı.Devlet-sanat ilişkisi açısından değerlendirildiğinde de heykel;belki de en fazla müdahale gören sanat dallarından oldu.Günümüzde kamusal alanda halk ile bütünleşen bir çok sanatçı da aynı tepkisellik ve kabul görmezliği yaşamaya devam ediyor.Toplumsal boyutta ele alınması gereken siyasi,sosyolojik,psikolojik etmenleri bu gelişmelerin oluşumunda ana sebep olarak ele alabiliriz.

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse;heykel sanatına 1895’de başlayan halk müdahaleleri,zamanla ahlak politikaları ve ideolojilere göre de çeşitlenen karşı duruşlarla devam etti.Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılmaya başlanan Atatürk Heykelleri de en savunmasız grupta değerlendirilmesi gereken heykel grubudur.Tabii bu konu gerçekte oldukça derin tartışılması gereken sorunları barındırmakta.Atatürk heykellerinin üslup ve estetik sorunlarına değinmeyeceğim.Ayrıca; kamusal alanda yer alan estetiksiz heykellere, anıtlara ve yarışma sonucu meydanlarda görmeye alıştığımız canavara benzeyen anı heykellerine de...Çünkü; bu konu da çok büyük bir sorun olarak bir köşede durmakta.Fakat, birkaç örnek vereceğim.Afyon’daki Zafer Anıtı,Antalya’da yer alan etrafa dehşet saçan Türkan Saylan heykeli, Kumluca’daki patlıcan-domates heykeli, Isparta’daki dev gül heykeli ve çevre-kent dokusundan tamamen bağımsız tasarlanmış Fulya’daki Leyla Gencer heykeli ve diğerleri…

Şu an için heykele olan düşmanlığı kanıtlayan olaylar ve birçok vandal tutuma maruz kalan heykellerden biraz söz edelim.Dönem gazete ve dergilerinden onlarca heykelin yaşadıklarını belgeleyen bilgiler almak mümkün görünüyor.2007 Şubat ayı; İstanbul Cihangir parkında yer alan Oğuz Aral heykeli benzin dökülerek yakıldı.Hatta yazılanlara göre; benzini döken Özgür Apaydın” Özgürlük İstiyorum!” diye bağırmış.Memet Aksoy’un savunmasız kaldığı an;Tandoğan Meydanındaki “Su Perileri Anıtı”.Melih Gökçek gelir, bakar ve “Tükürürüm böyle sanatın içine” diyerek heykeli depoya kaldırır.İzmir Alsancak’ta yer alan Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri tarafından tasarlanan müzisyenler heykel grubu.Üç bronz heykelden oluşan heykel grubunda heykellerden bir tanesi çalındı(muhtemelen eritilip satılmıştır).Mozart heykelinin de kolu ve kemanı kesildi. Heykelin dudaklarına da vandallar ruj sürüp kaçtılar!Trajikomik bir hikaye daha;Eylül 2007’de Afyon Emirdağ’da bulunan Atatürk heykeli yıprandığı gerekçesiyle kaldırılmış.Sadece dört kişinin bildiği bir yere gömülmüş.Belediye Başkanı; “Heykelin yerini alnıma silah dayasanız söylemem” demiş.Ve diğerleri…

Son Osmanlı Dönemi’nde başlayıp 2011’lere kadar yaşanan onlarca savunmasız heykel hikayesi mevcut.Bu tutumlar aslında farklı siyasi düşüncelere sahip birçok belediye tarafından desteklendi.Bazısı da halkın tamamen kendi hazımsızlığı ve düşmanca tutumları ile gelişti.Tüm bunların sebebi nedir?Yine aynı yıkıcı bağlama ulaşıyoruz:cehalet…










6 Ocak 2011 Perşembe

PRESLENİP KURUTULMUŞ SORUNLAR ÜZERİNE                                                           

                                                                                                             Ebru Nalan SÜLÜN

Galeri Apel 18 Aralık 2010 tarihinde Bahadır Yıldız’ın“Preslenmiş ve Kurutulmuş” adlı sergisini izleyenlerle buluşturdu.Yıldız’ın eserleri;kapladığı sergi mekanı,mekan ile bütünleşmiş yapıtları ve bu yapıtların barındırdığı anlamları ile büyük önem taşıyor.

Bahadır Yıldız’ın bir önceki sergisinde kullandığı “Aşınma” kavramı şimdi yerini preslenme ve kurutulmaya bırakıyor.Yıldız’ın önemsenmesi gereken özelliği;sergilerinin organik bir süreci devam ettiriyor olması. Her sergide birbirini referanslayan üretimler sergi mekanında da birbirlerini referanslıyor.Her iş diğer işe gönderme yapıyor.Bu durum ise; serginin okunulurluğunu kolaylaştırıyor.Sanatçının bu serisi izleyene hemen “zamansız aşınmalar” sergisini hatırlatıyor.Ortak bir gündem olarak toplumun aşınma halini zımparalarla düzenlediği ve oluşturduğu yapıtlarıyla anlamlandıran Yıldız; heykeltıraş olmasının avantajını kullanarak malzemeye hükmediyor.Sanatçı;malzeme- kavram etrafında dönerken bu iki olguyu birbirinden bağımsız düşünmeyerek malzemenin anlam gücünü de kullanmış oluyor.Genel çerçevede ele alındığında; heykeltıraşlar malzeme seçiminde genellikle tutarlı olmaya çalışırlar.Hatta sanat tarihsel bir bakış ile düşünüldüğünde malzeme deneyselliğine sahip yada bu deneyselliğini sergilerinde görünür kılan çok az heykel sanatçısı vardır.Heykel eğitimi aldığı yıllarda başlayan bu merakının kaynakları onun o yıllarda yaşadığı coğrafya, yaşam kaynakları,mekanları ve edindiği toplumsal veriler ile şekillenmişti.Bu sergide de Yıldız; “osb levha” denilen preslenmiş ağaç kaplamaları kullanarak yine malzeme üzerinden bir içselleştirme sürecine girmiş.Bir inşaat malzemesi olan preslenmiş levhaları kendi ürettiği doğal boyalar,ağaç macunu,zift,kaynatılmış kırmızı soğan kabuğu ve ahşap boyası ile dönüştüren sanatçı yakaladığı pentürel etkiler ile de dikkat çekiyor.

Bahadır Yıldız;bir polis çocuğu.Ruhsal belleğinde yer etmiş bir takım travmalar tüm işlerinde ve sergilerinde olduğu gibi bu sergide de kendini belli ediyor.Sanatçı;özellikle ele aldığı iktidar kavramı ile dikkat çekiyor.Bu noktada kavramı;doğasından ötürü çevresi ile kurduğu ilişkileri,toplumsal iz düşümleri ile ele alan sanatçı,bunu yaparken her zaman izlediği çizgide yer almayı seçiyor.Daha önce ele aldığı aşınma eylemini kavramsal bir dil ile bu kez presliyor ve artık kurutuyor.Bu eylemler aslında dolaylandırılmış bir semiyoloji yoluyla toplumsal eleştiri boyutunda algılanması gereken bir tavrı oluşturuyor.Bu tavır toplumsal taşlama olarak da nitelendirilebilir.Malzemeyi gündelik hayatla ilişkilendirerek izleyene bir yaşam şablonu çıkaran sanatçı;hayatı,iktidarı,faili meçhul hayatları ve cinayetleri,üstü kapatılmış,bir anlamda kurutulmuş sorunları,koltuğa yapışmış iktidarları pentür,heykel ve yerleştirmeler ile görünür kılıyor.Bu görünür olma halinde oldukça sakin bir dile sahip olan sanatçı alçak sesle yüksek ses çıkaran bir ironik dili yakalamış.Bu dili desteleyen sergi mekanına da değinmeden edemeyeceğim.Sergide yer alan işler sanki her zaman buradaymış gibi mekana aitler ve mekan ile sağladıkları diyalog sayesinde daha gerçekler.Apel;geçmişten uzanan tarihi değişmemiş dokusu,yine tarihten söylenegelen esaret hikayeleri,genç sanatçılara verdiği desteği ile önemsenmesi gereken bir galeri.Genç sanatçıların varlığı ile artan dinamik ve anti konformist duruşlu sergiler bu mekanın önemini daha da artırıyor.

Sergi 15 Ocak 2011 tarihine kadar izlenebilir.


* Bu yazı 6 Ocak 2011 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

                                                                                                                                    Ebru Nalan SÜLÜN



Galeri Apel 18 Aralık 2010 tarihinde Bahadır Yıldız’ın“Preslenmiş ve Kurutulmuş” adlı sergisini izleyenlerle buluşturdu.Yıldız’ın eserleri;kapladığı sergi mekanı,mekan ile bütünleşmiş yapıtları ve bu yapıtların barındırdığı anlamları ile büyük önem taşıyor. Bahadır Yıldız’ın bir önceki sergisinde kullandığı “Aşınma” kavramı şimdi yerini preslenme ve kurutulmaya bırakıyor.Yıldız’ın önemsenmesi gereken özelliği;sergilerinin organik bir süreci devam ettiriyor olması. Her sergide birbirini referanslayan üretimler sergi mekanında da birbirlerini referanslıyor.Her iş diğer işe gönderme yapıyor.Bu durum ise; serginin okunulurluğunu kolaylaştırıyor.Sanatçının bu serisi izleyene hemen “zamansız aşınmalar” sergisini hatırlatıyor.Ortak bir gündem olarak toplumun aşınma halini zımparalarla düzenlediği ve oluşturduğu yapıtlarıyla anlamlandıran Yıldız; heykeltıraş olmasının avantajını kullanarak malzemeye hükmediyor.Sanatçı;malzeme- kavram etrafında dönerken bu iki olguyu birbirinden bağımsız düşünmeyerek malzemenin anlam gücünü de kullanmış oluyor.Genel çerçevede ele alındığında; heykeltıraşlar malzeme seçiminde genellikle tutarlı olmaya çalışırlar.Hatta sanat tarihsel bir bakış ile düşünüldüğünde malzeme deneyselliğine sahip yada bu deneyselliğini sergilerinde görünür kılan çok az heykel sanatçısı vardır.Heykel eğitimi aldığı yıllarda başlayan bu merakının kaynakları onun o yıllarda yaşadığı coğrafya, yaşam kaynakları,mekanları ve edindiği toplumsal veriler ile şekillenmişti.Bu sergide de Yıldız; “osb levha” denilen preslenmiş ağaç kaplamaları kullanarak yine malzeme üzerinden bir içselleştirme sürecine girmiş.Bir inşaat malzemesi olan preslenmiş levhaları kendi ürettiği doğal boyalar,ağaç macunu,zift,kaynatılmış kırmızı soğan kabuğu ve ahşap boyası ile dönüştüren sanatçı yakaladığı pentürel etkiler ile de dikkat çekiyor. Bahadır Yıldız;bir polis çocuğu.Ruhsal belleğinde yer etmiş bir takım travmalar tüm işlerinde ve sergilerinde olduğu gibi bu sergide de kendini belli ediyor.Sanatçı;özellikle ele aldığı iktidar kavramı ile dikkat çekiyor.Bu noktada kavramı;doğasından ötürü çevresi ile kurduğu ilişkileri,toplumsal iz düşümleri ile ele alan sanatçı,bunu yaparken her zaman izlediği çizgide yer almayı seçiyor.Daha önce ele aldığı aşınma eylemini kavramsal bir dil ile bu kez presliyor ve artık kurutuyor.Bu eylemler aslında dolaylandırılmış bir semiyoloji yoluyla toplumsal eleştiri boyutunda algılanması gereken bir tavrı oluşturuyor.Bu tavır toplumsal taşlama olarak da nitelendirilebilir.Malzemeyi gündelik hayatla ilişkilendirerek izleyene bir yaşam şablonu çıkaran sanatçı;hayatı,iktidarı,faili meçhul hayatları ve cinayetleri,üstü kapatılmış,bir anlamda kurutulmuş sorunları,koltuğa yapışmış iktidarları pentür,heykel ve yerleştirmeler ile görünür kılıyor.Bu görünür olma halinde oldukça sakin bir dile sahip olan sanatçı alçak sesle yüksek ses çıkaran bir ironik dili yakalamış.Bu dili desteleyen sergi mekanına da değinmeden edemeyeceğim.Sergide yer alan işler sanki her zaman buradaymış gibi mekana aitler ve mekan ile sağladıkları diyalog sayesinde daha gerçekler.Apel;geçmişten uzanan tarihi değişmemiş dokusu,yine tarihten söylenegelen esaret hikayeleri,genç sanatçılara verdiği desteği ile önemsenmesi gereken bir galeri.Genç sanatçıların varlığı ile artan dinamik ve anti konformist duruşlu sergiler bu mekanın önemini daha da artırıyor.

Sergi 15 Ocak 2011 tarihine kadar izlenebilir.

* Bu yazı 6 Ocak 2011 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

2 Ocak 2011 Pazar

METROPOL KÖLELİĞİ İLE YÜZLEŞME

                                                                                                                          Ebru Nalan SÜLÜN
“Kime yeteri kadar az gelirse, ona hiçbir şey yetmez” demiş Epikuros. Galeri Binyıl’da “Metropol Köleleri” ni izleyenlerle buluşturan Gül Yasa’nın Epikuros’un izlerini takip ederek anlamlandırdığı seri resimleri; gerçekleşeceğini bile bilmediğimiz hedefler için hayattan çalınan zamanları, değişen mekanları, ters göç kavramını renkli kent ve insan manzaraları ile dışa vuruyor.


Metropol yaşantısının getirileri ile mutlu olan günümüz insanı gittikçe doğal olan yerine yapayı koymakta ve bir süre sonra bu yapaylıktan haz almaya başlamakta. Bu haz alma duygusu aslında metropol köleliğinin başladığının göstergesidir...

Renklerde hissedilen canlı, neşeli ve saf değerler ile temada var olan sıkıntılı Metropol Köleleri arasında hissedilen tezatlık sorunların aslında daha da görünür olmasına neden olmuş. Görünür olan kölelik halini, yaşanan ve varlığı inkar edilemeyen metropol ironileriyle yansıtan sanatçı; kapitalist ve dengesi bozulmuş yaşam biçimlerini farkındalığı yok olmuş halleri ile bizlere sunuyor. Liberal ekonomik politikalarla çeşitlenen ve şekillenen yaşam biçimleri, değişen değer yargıları, konformist duruşlar ve yaşamın tam ortasında varlığı inkar edilemeyen çift kimlikli benlikler kölelik olarak nitelendirilirken bu durum bir esaret olarak değil tutku ile bağlanma boyutu ile değerlendiriliyor.

Sanatçının kendi yaşam katmanlarından ve sosyal hayatından da beslenen eleştirel duruşu onun altını ince çizgilerle çizdiği birtakım hiciv ve karikatürize olmuş hayat detayları ile daha da belirginleşiyor. Yasa; metropol kültürü ile geliştirdiği kendi öz benliğini metropol dışından bakarak sosyalleştirirken bu bakış açısı onun yaşam biçimlerine daha keskin gözlerle bakmasını ve yorumlamasını olanaklı kılmış.

Bu olanaklılık ise resimlerde gerçeklik dozunun yükselmesini, bir yüzleşme sürecinin başlamasını sağlıyor. Yasa’nın resimleri 8 Ocak 2011 tarihine kadar Galeri Binyıl’da izlenebilir.


* Bu yazı 03.01.2011 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

17 Aralık 2010 Cuma

Tophane-Outlet’de “burdayım”

                                                                                                           Ebru Nalan SÜLÜN

Türkiye’de sanatın, siyasal, ekonomik ve toplumsal boyutlarıyla tartışılmasına yol açan
21 Eylül’de Tophane’de yaşanan mahalle saldırılarına maruz kalan galerilerden olan Outlet/ İhraç Fazlası Sanat; olay sonrası Bengü Karaduman’ın “buradayım” sergisi ile tekrar ayağa kalktı.
Bengü Karaduman’ın Türkiye’de açtığı ilk solo sergisi olma özelliğini de taşıyan “buradayım”da sanatçı;gerçeklik ve bu gerçekliğe farklı katmanlardan bakan bir bireyin düşünsel boyutunu yine çok katmanlı bir dil ile sunuyor.Sergi; bireyi sorgularken kendi gerçekliğinden ve bireyselliğinden yola çıkan sanatçının son dönem video- heykel ve neon çalışmalarından oluşuyor.
Karaduman, ele aldığı çok katmanlı gerçekliği üç ayrı düzlemde, üç ayrı odada ele alıyor. Güncel gerçeklikler serginin birinci bölümünü oluşturuyor. Rüyalar, hayaller serginin ikinci bölümünü, gerçekliklere olan bakış ise; üçüncü bölümü oluşturuyor. Ele aldığı gerçekliği konstrüksiyon olarak değerlendiren sanatçı; aslında bireyin sahip olduğu araçlardan üçünü; nesnel düşünme, bilinçaltı ve dünya görüşümüzü beslediğimiz kaynaklar vasıtasıyla gerçekliğin görünürlülük ivmesini sorguluyor.
Serginin katmanlaşan anlatım diline bakıldığında ilk bölüm; iki boyutlu siluet animasyonlardan oluşan videolar aracılığıyla yansıtılıyor. Mekanda, videonun alışılmış yüzey değerlerinin farklılaştırılıp dönüştürülmüş katmanlar üzerine yansıtılması önemli. Sanatçı; ağ gibi düzenlediği iplerden oluşan çok katmanlı bir yüzeye yansıttığı videosunda, bedenin sınırlarının dışında oluşan göreceli gerçeklikleri “Tenimin Dışında” ismi ile güncel yaşamımızda karşılaştığımız olaylar, duyduğumuz haberleri sorguluyor. Ofiste birbirleri ile kavga eden beyaz yakalılar- av iken avcı konumuna sıçrayan kızgın boğa gibi bizden bağımsız ama medya aracılığıyla bireye yansıyan dinamikler yansıtılıyor.
Serginin ikinci mekanında, bir ayna ve neon ışığı kullanılıyor. Bu bölümde Karaduman; dış ses olarak maruz kaldığımız gerçeklikleri yorumlarken sahip olduğumuz kurgu gücünü sözdizimsel mantık kullanarak yansıtıcı ayna yoluyla gösteriyor. Burada; bireyin kendi dünyasını yaratma özgürlüğü ve kolektif bilincin dışında bireyin homojen çevresinde yarattığı öznel alanlar sorgulanıyor.
Serginin üçüncü bölümünde ise; bilinçaltının sonucu oluşan rüyalar ele alınıyor. Düşünmenin bir yolu bilinçaltı; gerçek hayat dinamiklerinin, verilerin netleştiği bir düzlemdir. Sanatçı;poliüretan heykeller ve video dili ile anlattığı bilinçaltı katmanını üç tema ile ayrıştırıyor.”Ödül ve ceza”,“dikkati kendine yöneltmek”,“yerini aramak” olarak ayrışan düzenleme;heykel ve videonun bütünselliği,mekanla olan diyalogu ile farklılık yaratıyor.
Serginin önemi; mekan ile kurduğu diyalog, izlediği ikonografik dil, çok katmanlı tema ile uyum sağlayan katmanlı anlatım yolları ile artıyor.Sanat ortamında –geçici- toplumsal bir travmaya sebep olan Tophane baskınından sonra Karaduman’ın son dönem video, heykel ve neon çalışmalarından oluşan “burdayım” isimli ilk solo sergisi 9 Kasım – 18 Aralık tarihleri arasında Outlet’te görülebilir.



* Bu yazı Cumhuriyet Gazetesi 17 Aralık 2010 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

5 Aralık 2010 Pazar

ARTER ‘DE BEKLENEN SERGİ


Ahmet Öğüt-Kara Elmas

Hafriyat-Murat Akagunduz-Cehennem Cennet

Halil Altindere-Portrait of a Dealer.
                                                                                           Ebru Nalan SÜLÜN




Arter “Starter” dan sonra beklenen ikinci sergisini “Second Exhibition” adı ile 27 Kasım 2010 tarihinde izleyenlerle buluşturdu. “Starter” ile çok sesli bir eleştiri yumağının arasında yolunu çizmeye başlayan Arter; “İkinci Sergi” ile istisnai bir başlangıcı da yapmış oldu.

Emre Baykal’ın küratörlüğünü üstlendiği sergide; .-_-.,Halil Altındere,Burak Arıkan, Volkan Aslan,Vahap Avşar,Banu Cennetoğlu –Yasemin Özcan Kaya,Ayşe Erkmen,Hafriyat (Murat Akagündüz,Antonio Cosentino,Extramücadele,İnci Furni,Mustafa Pancar),Ali Kazma, Aydan Murtezaoğlu –Bülent Şangar,Ahmet Öğüt,İz Öztat,Cengiz Tekin ve Canan Tolon yer alıyorlar.

“İkinci Sergi”;ilk koleksiyondan bağımsız olan ve kurumsallık açısından Arter’in bundan sonraki duruşu hakkında referans veren bir sergi olması nedeniyle de önem taşıyor. Ayrıca bir sanat kurumunun sanatsal ardışıklığı ve kurumsal sürekliliğine de gönderme yapan sergi profili; sayısal ölçütler-kurumsal ölçütler arasında yaşanan çarpışma-ayrışmalara da ironik bir dille işaret ediyor.

Emre Baykal; Contemporary İstanbul 2010 ile de kanıtlanan çağdaş Türk sanatının yükselen ivmesinin yanında genç Türk sanatçıların da yükselen değerlerinin belli ki farkında. Sergide yer alan sanatçıların yaş ortalamalarının ve dinamiklerinin paralelliği sergide umut verici bir enerjinin oluşumunu da sağladı.Ayrıca; sergi çalışmaları içerisinde yıldızlaşan işler ve yıldız isimler de yine gözden kaçmadı.Ahmet Öğüt; yaratıcı zekasını kullandığı “Kara Elmas” yerleştirmesinde önemli referansları kullanması,izleyici-kurum ile oluşturduğu interaktif bağları ile serginin yıldızlaşan isimlerinden biri idi.“Kara Elmas”;sanatçının Temmuz 2010’da Eindhoven’daki Van Abbemuseum’da başlattığı ve ARTER’e uyarlandığında Hollanda’daki sunumu halen sürmekte olan,oldukça yeni bir proje.Sanatçı, bu projede sergi mekanının duvarından aldığı bir parçayı tonlarca kömürün içine saklıyor. Duvarda yer alan boşluğa ise; küçük bir elmas parçası yerleştiriyor. Bu parçacığı bulana da elması vaat ediyor. Böylece Öğüt; sergi izleyenine de kurum ile bağ kurmayı teklif ediyor. Bu teklife sergi açılış tarihinden itibaren talep oldukça fazla idi. Zorlu çabalardan sonra bir üniversiteli kömürler arasındaki duvar parçasını buldu ve elmasın sahibi oldu.Ahmet Öğüt’ün yerleştirmesindeki interaktif duruşun,ironik anlam kaymalarının ve kaygılarının izleyen üzerindeki etkisi tartışılmaz…

Sergide yer alan;Halil Altındere’nin“Portrait of a Dealer”ı;kendi içerisinde tartışılır,belki de bir tarih yazan yerleştirme.Contemporary İstanbul’da da fuarın en gözde eseri olarak değerlendirilen yerleştirme yeni bir tarih sayfasının açılımını sağlıyor.Fuar’da yer alan işin ikinci bir edisyonu olan video;Yahşi Baraz’ın kafasına geçirilmiş Burhan Doğançay’ın resminden oluşuyor.Fakat,Baraz’ın yüzüne yansıyan ifadenin önemli anlamlar ve yollar açtığı kuşkusuz.Türkiye’de bir devrin kapandığını haber veren video, cesur, açık ve direkt anlatım dili ile daha çok konuşulacağa benziyor.

“İkinci Sergi” ‘nin oluşturduğu önemli bir birliktelik ise; sergide var olan Hafriyat Grubu idi. Hafriyat grubu, özgür bir sanatçı insiyatifi olarak küratörlü bir sergide kendi bağımsızlığını ve özerkliğini bir kez daha ilan etmiş oldu. Son yıllarda galerilere bir alternatif oluşturan insiyatiflerin bu duruştan sonra kurumsal mekanlarla olan diyalogları hangi açıları oluşturacak? Bu sorunun cevabını da zaman gösterecek.Emre Baykal;sanatçı grubuna bir insiyatifi de dahil ederek kurumlar arası ilişkiyi,özerklik,bağımsızlık ya da bağımlılık konusunu alt söylemlerle tartışmaya açmış oldu.

27 Şubat 2011 tarihine kadar devam edecek olan sergi;çok katmanlı kurumsallık söylevleri ve diğer yerleştirmeleri ile sizleri bekliyor…


*Bu yazı 5 Aralık 2010 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

7 Kasım 2010 Pazar

TANIDIK BİR ÜNLEM: KİMLİKLER LÜTFEN!

Rüçhan Şahinoğlu

İnsel İnal


Ankara Cer Modern; sanattaki konformist duruşların dışında kalabilen ve çok yönlü bakabilmeyi becerebilen “Kimlikler Lütfen!” sergisini Ankara’lılarla buluşturdu.

12 Ağustos- 17 Eylül 2010 tarihleri arasında izlenen ve küratörlüğünü Fırat Arapoğlu’nun yaptığı sergiye 21 sanatçı katıldı. Sergide yer alan sanatçılar; Yeni Anıt, Tina Fischer, Şükran Moral, Rüçhan Şahinoğlu, Öykü Potuoğlu, Orhan Cem Çetin, Nancy Atakan, Mehmet Öğüt, Kardelen Fincancı, İnsel İnal, Gaye Yazıcıtunç İnal, Hülya Özdemir, Genco Gülan, Fatih Balcı, Elif Çelebi, Didem Dayı, Çağrı Saray, Konstantin Bojanov, Ergin Çavuşoğlu, Arzu Parten ve Ali İbrahim Öcal. Ayrıca; sergi açılışında İnsel İnal’ın “Masaj” ismini verdiği bir de performans sunumu gerçekleşti. Sergi; dijital baskı, heykel, ses ve video enstalasyonlarından oluşuyordu.

Serginin kavramsal vurgusu kimlikler üzerinde yoğunlaşıyor. Bu noktada; ideolojik, siyasi, etnik, cinsel, politik gibi kimlik ayrışmalarını çeşitlendirebiliriz. Küratör Arapoğlu sunum metninde serginin kavramsal duruşunu tanımlarken; “... sınıf çelişkilerinden kaçınılamaz. Aksine; bu noktada egemen bir ideoloji ve tek söylemlilik yerine, çoğulculuğa ve demokrasiye dayalı tartışmacı bir sanat ve sanat tarihinin gerekliliğini göstermek ve 1990’lardan bu yana artan bir ivmeyle devam eden Çağdaş Türkiye sanatı içerisindeki “soy kütük” ve “demokrasi” tartışmalarını geliştirmek gerekiyor…”ifadelerini kullanıyor. İşte bu noktada tartışmacı ve çok yönlü duruşu nedeniyle sergi bir kat daha önem kazanıyor.

Beden, siyaset, ideoloji, evren, kadın olmak, öteki olmak gibi kimliği var eden farklı olgulara dokunan sergi çoğulcu bakışı ile dikkat çekmekte, özellikle Türkiye’de sanatta yıllardır var olan konformist duruş düşünüldüğünde. Türkiye, tarihi geçmişi ve güncelinde farklılıklarının yanında aynılıkları ile de var olan bir ülke. Ayrıca; bu özellikleri ile de dünyada hep sorgulanan, tartışılan bir konumda oldu. İşte “Kimlikler Lütfen!” de dikkat çeken en önemli unsur da bakış noktalarındaki bu farklılıkların aynılıklarını ön plana çıkarıyor olması. Sergide yer alan sanatçılar da bu yaklaşımı güçlendiriyor. Farklı coğrafyalardan, farklı kültürlerden ve farklı yaş gruplarından sanatçıların aynı sorunsalı paylaşmak üzere buluşturulması bu bilinçli duruşun göstergesi. Örneğin; sergide Amerika ve Türkiye arasında oluşturduğu çift kimlikli duruşu ile Nancy Atakan, Londra’dan Ergin Çavuşoğlu, New York’tan Konstantin Bojanov, Roma’dan Şükran Moral, Washington’dan Öykü Potuoğlu’ nun sergide yer alan ifade biçimleri, yıllardır travmaya dönüşen güneydoğu sorunu düşünüldüğünde Diyarbakır’lı sanatçı Mehmet Öğüt’ün kimlik yorumu da bence sergide oldukça önemli bir öneme ve güce sahip.

Küreselleşen dünya ekseninde kültürlerarası geçişler ve aktarımlarda iletişim için kimlik bilinci gerekmekte. Tüm dünyada bu bilinç; yaşamın ve sanatın devamı için hayati önem taşımakta. Sanatta kimlik kavramının içerisinde saklı olan sermaye, sınıf farklılıkları, kadın, erkek, gay-lezbiyen, inanç faktörleri Türkiye’de az sayıda sanatçı tarafından sanatta yorumlanmıştır. Türkiye’deki politik, sosyolojik, kültürel faktörlerdeki devinimin sanattaki gelişim çizgisi ile oldukça tezat bağlantılar kurduğu da bir gerçek. Bu noktada, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ülke içerisinde yaşanılan politik iniş-çıkışlar, ekonomik değişimler, ideolojik faktörlerdeki sorunlar, inanç sorununun politik duruşu, yaşanan devrimler düşünüldüğünde sanattaki apolitik duruşun tartışılması gereken bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de; 1960 devrimi sonrasında devam eden 70'li yılların siyasal bunalımları, ekonomik çöküntüsü, toplumsal bölünmeleri, siddet olayları 12 Eylül 1980'de yaşanan siyasal değişiklikle sonlandı.1980’li yıllarda ise birtakım sosyo-kültürel ve ekonomik değişim süreçleri yaşandı. Türkiye’de 1980’li yıllarda yaşanan değişimler sadece siyasi altyapıda gerçekleşmedi. Aynı dönem içinde bireylerin bilinçlerine ve kimliklerine sahip çıkma endişesi olarak da tanımlayabileceğimiz bu olgu 1990’lı yıllardan sonra oluşan küreselleşme süreciyle ortaya çıkan fark ve anlamlandırma anlayışıyla bütünleşip güçlendi. Tarih sürecinde aynı yıllarda büyük değişim geçirmiş ve dönüşüm yaşamış toplumsal kitlelerde de bu “kültürel kimlik arayışı” kavramı sıklıkla kendini göstermişti. II. Dünya Savaşı’ndan sonra sosyo-ekonomik yapının liberalleştiğini ve bununla bağlantılı olarak üslupların bireysel özellik kazandığını izleyebiliyoruz. Bu noktada; sanatçılar iç dünyaları ve kişisel yaşantılarına ilişkin gerçekleri ön planda tutmaya başladılar.

Türkiye’de de 1980’li yıllarda sınırları yok olmuş, çokuluslu bir iletişim ağında oluşan farklı bir duyarlılık sanat oluşumunda hız kazanıp kendine yer edindi. Bu sürecin oluşumunda; toplumsal, kültürel, siyasal sorunların yol açtığı değişimin rolü büyüktür. Çünkü; bu dönemde var olan resmi ideolojilerin tam ortasında kalan sanatçılar artık kendi yaşam alanlarını oluşturmaya başladılar. Bir nevi kimlik karmaşası içerisinde kendilerine bir yer edinme savaşı verdiler. İşte bu süreçte sanatçıların birçoğu göçmen yaşamını tercih ederek yurtdışına yöneldiler. Bu dönemde çift kimliklilik kavramının önem kazandığı sanatta, tüm bu unsurların ifade edilebileceği toplumsal ortamın var olmaması kapitalist endişelerle oluşturulan bir sanat piyasasının gelişmesini sağladı. Devletten yana olan, apolitik tavrın önem kazandığı dönem de böyle bir süreçte gelişmiştir.

Yakın tarihin kısa bir özetini sunma gereği bu sergiye eleştirel bakarken zorunlu bir davranış olarak görülmeli. Bu bağlamda “Kimlikler Lütfen!” sergisinin öncelikle isminden başlamak gerekiyor. Savunduğu kavramsal duruş ile oldukça orantılı bağlantı kuran bir başlık. Kimlik sorgusu ile karşılaşacağınızın sinyalini veren bu başlık sergi izleyenine umduğunu sunuyor. Ayrıca; soyut ve somut bağlamlarda ele almaya müsait “kimlik” kelimesi hem öznel kimlik hem de toplumda var olmanın gereği kimlik- nüfus cüzdanına da gönderme yapıyor. Var olmanın gereği; bir kimliğe, bir hüviyete sahip olmak. Belli bir uyruğa, cinse, dine bağlı olmanın ya da gereğinin tasdikli belgesi. Doğum ile başlayan yaşam sürecinde bireyin sahip olduğu ilk resmi belge. Bu belgenin üzerinde yazması zorunlu bilgilerin yaşam sürecinde ne kadarı geçerli, sabit kalıyor? Sabit kalmama durumunda ise toplumdaki aynılığın, kuralların, tabuların dışında bir özne halini alma durumu da ayrıca bir ötekilik yaratıyor. Özellikle Türkiye’de sanatçı duruşu ve kimliği ile öteki olma durumunda; fazla politik, bölücü, deli, çılgın gibi sıfatlamalara maruz kalmak an meselesi olabiliyor.

“Kimlikler Lütfen!” sergisinde öncelikle Ali İbrahim Öcal’a ait videolar öne çıkıyor. “Dalgalar Boyunca” ve “ Narinlerle” isimli videolardan “Narinler” çalışmasında sanatçı; birtakım manipülasyonlarla hareket eden, kapaksız bir çamaşır makinesinde yıkanan Türk Bayrağı imajı ile ırksal kimliklerin aidiyet sorununu tartışıyor. “Dalgalar Boyunca” da ise yine Türk bayrağı siyah fon önünde bir çiftetelli müziği eşliğinde dalgalanıyor. Kimlik belgesi ile eşdeğer misyona sahip ülke bayrağının içerisinde barındırdığı farklılıkların, öznel duruşların kifayetsizliğini dolaysız bir yol seçerek anlatan sanatçı, seçtiği müzik yoluyla toplumsal bellek ile de bağlantılar kuruyor. Bu dolaysız anlatım dili sergide görmek istediğimiz güncel sorunlardan birisi olan politik kimliğe vurgu yapan üslubuyla önem taşıyor. Sanatçı; metaforlardan uzak duran video dilinde oldukça cesur ve özgüvenli bir anlatım yolu seçmiş.

Sergide yine Mehmet Öğüt’e ait olan “ Black Cube” isimli beş kanallı video çalışması da ilgi uyandırıcı bir dile sahip. Öteki kavramını iyi algılayabilmenin en iyi yolunun öteki olmak olduğunu ifade ederken sanatçı, bu kavramı kabul etmek ile önyargıları kırmak için mücadele etmek arasında oluşan çelişkileri izleyene hissettiriyor. Beş kanallı videoların her birinde; ideoloji, inanç, aile, dil, sosyal hayat öznel unsurlara da yer verilerek değerlendiriliyor. Örneğin; Diyarbakır doğumlu sanatçının videolarda annesini ve kardeşini model olarak seçmesi, Öğüt’ün kendi öznel derinliğine de gönderme yapıyor.

Sergide; Mehmet Öğüt’ün kimlik yorumu ile aynı paydada değerlendirilebilecek yapıtlardan birisi de İnsel İnal’a ait “ El-Taş-El-Taş”. 99 adet fotoğraf baskıdan oluşan çalışmasında sanatçı; elleri kirli, terli olduğu gerekçesiyle cezaevine yerleştirilen ve bazen ağır hapis cezaları ile toplumsal açmaza sürüklenen çocukların ellerini bizlere sunuyor. Güneydoğuda belirli ideolojilere alet edilen küçük çocukların reel hikayeleri, önyargılar ve araçsallaşan çocuk bedenlerine gönderme yapan sanatçının fotoğraflarındaki çocuk elleri büyük sergi mekanı ile kurduğu ilişki sonucunda içselleşen bir anlatım diline kavuşuyor. Bu noktada; mekanı ile ilişkiye girebilmeyi başaran birkaç yapıttan birisi de İnsel İnal’a ait olan yerleştirme.

Siyasi duruşu ile dikkat çeken ve çift kimlikli olarak nitelendirilebilecek Öykü Potuoğlu da İstanbul doğumlu ve Washington’da yaşıyor. Sanatçı; “Denge” adını verdiği enstalasyonunda iki adet dünyayı bir terazide tartıyor. Fakat; bu dünyalardan birisinde Türkiye yok ama terazi bize bu eksikliği göstermiyor. Tam dengede durmaya çalışan terazi kefelerine yüklenen anlam oldukça iddialı görünüyor. Ülkeler arasında kurulmaya çalışılan denge siyaseti anlatılırken Potuoğlu’nun kullandığı keskin dil, anlatmak istediğini dolaysız ama düşünmeye sevk edici bir yolla vurgulaması enstalasyonunun önemini bana göre oldukça artırıyor. Sanatçının kullandığı dünya maketi de kimlik sorgusu söz konusu olduğunda serginin anlamlı bir sembolü halini alıyor.

İdeolojik ve politik kimlik cephesinde; Çağrı Saray’a ait “Bir Zamanlar Subatan” videosu da serginin akılda kalan yapıtlarından. 25 Nisan 1918 tarihinde Türk, Ermeni ve Rumlar’ın birlikte yaşadığı Kars’a bağlı Subatan köyünde 570 kişinin Ermeni çeteler tarafından katledildiği gün hatırlatılıyor. Farklılıklarla aynı paydada gelişebilen aynılıklara iyi bir örnek olabilecek olayda üç farklı etnik grubun aynı anda katledilmesi oldukça trajik ama iki kez düşündüren bir tarihi hikaye. Sanatçı; bu trajik olayın kanıtı olan fotoğraflardan oluşan kolajı da video dilinde kullanmış. Gerçeklerle olan dolaysız ve çarpıcı yüzleşme videonun görünür olmasında önemli bir etken.

Ayrıca; Didem Dayı’ya ait “ Bizi Bir Başka Dünyaya Hazırladılar” propaganda yazısı da sahip olduğu minimal yaklaşımı, sadece tipografiyi kullanıyor olmasına rağmen verdiği mesajdaki ifade gücü ile öne çıkan bir enstalasyon. Özellikle Cer Modern’in geniş fiziki yapısına olan uyumu ve bütünlüğü de yapıtın önemini artırıyor. Sergi mekanı düşünüldüğünde mekan-yapıt ilişkisindeki denge ve iki faktör arasındaki diyalogun en güçlü olduğu yerleştirme hiç kuşkusuz; “ Bizi Bir Başka Dünyaya Hazırladılar”.

Sergide yer alan sanatçıların çok yönlü bakışı oldukça önemli. 11.İstanbul Bienali’nde izlediğimiz siyasi eğilimin eleştirilme nedenlerinden birisi de bienal kavramının tek yönlü görünürlüğü idi. Bu açıdan izlendiğinde, sergideki “kimlik” kavramının sadece siyasi cepheden ele alınmaması da oldukça önemli.

Örneğin; kadın kimliğini sorgulayan Şükran Moral “Bordello (Genelev)” videosunda; genelev kadınlarına gönderme yapıyor. Sanatçının genelev kadınları ile kurduğu empatik yaklaşım, kendi bedeni üzerinden bir genelev kadını olma hali de oldukça önemli bir duruşu gösteriyor. Moral’in yapıtlarının genelinde kullandığı feminist yaklaşımlar ve öteki olma durumu, gerçek ile oluşturduğu bağlar dikkat çekiyor. Moral; “Bordello” videosunda Yüksek Kaldırım’da oynadığı hayat kadını rolü ile dönemi içerisinde bir fenomene dönüşmüştü. Özellikle videonun yapıldığı 1997 yılındaki Türkiye’nin sosyal koşulları düşünüldüğünde sanatçının videoda sergilediği performansın Türk performans sanatının tarihine geçecek öneme sahip olduğunu da belirtmek gerekiyor. Sanatçı; videoda bir genelev kapısına “çağdaş sanat müzesi” yazıyor ve sandalyede oturan yüzü örtülü genelev kadınlarından birisi de elinde “for sale” yazan bir kağıdı tutuyor. Bu videoda sanatçı- fahişe, müze- genelev kavramları arasında bir sorgulama dikkat çekmekte. Nitekim bu yıl British Museum koleksiyonuna İpek Duben, Azade Köker ile birlikte Şükran Moral’ın da yapıtının kabul edilmesi ve feminist duruş ile Türk Sanatının temsil edilir olması da ayrıca üzerinde durulması gereken önemli ve olumlu bir gelişme. Şükran Moral’ın sergideki “Bordello” videosundan bir iz taşıyan 80x58 cm. boyutlarında olan ve yine “Bordello” ismini taşıyan tablosu söz ettiğim koleksiyona dahil edildi. Bu tabloda da sanatçı; videoda izlenen yüzü örtülü genelev kadınına ve sarı saçlı kadın figürü ile de kendi temsiline yer vermiş.

Kimlik sorunsalını farklı cepheden değerlendiren, sergide prestij eser ve isim olarak algılanmaya müsait Şükran Moral ve “Bordello” videosunun dışında Nancy Atakan’ında aynı etkileyici çizgiye sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. Herhangi bir yaş ve tecrübe sınırını hissetmediğimiz, katı kuralları olmayan küratöryel bakışın bu çok cepheliliğini de olumlu bulduğumu söylemeliyim.

Nancy Atakan; Amerika’lı ve Türk olma durumu arasında yaşadığı ikilemini 2009 tarihli “Dediğiniz Gibi Değilim” videosunda anlatıyor. Videoda; çift kimliklilik içerisinde gerçekten nereye ait olduğunun kararsızlığı ve kim olma durumunun sorgusu ön planda. Kim olma konusunda kararsızlık içerisinde olan sanatçı kendi bireyselliği üzerinden kadın kimliğine dokunuyor. Ayna karşısında 17.yy. barok portreleri andıran bir ikonografik duruş içerisindeki sanatçı, makyaj metaforunu kullanarak kadını semiyolojik bir duruş içerisine yerleştiriyor. Kadının girdiği metamorfik duruşta izlenen romantik ayrıntılar sanatçının ayna kenarına iliştirdiği kartpostallarda gizli. Amerika bayrağı, dini imgeler, Türk bayrağı göstergeleri; nereli olmak, kim olmak sorgusunu yapıyor. Amerika’nın ülke ve toplum kimliği, Türkiye’nin ülke ve toplum kimliği arasındaki gidip gelmeler sanatçı üzerinde yoğunlaşan empatik tavrı güçlendiriyor. Feminist tavırları ve Amerika- Türkiye arasında yaşadıkları kimlik kararsızlıkları ile Nancy Atakan ve İpek Duben arasında kurduğum bağları da belirtmeden geçemeyeceğim.

Sergide yer alan isimlerden Genco Gülan’ın enstalasyonuna da vurgu yapmak gerekiyor. Sanatçı; “Kara BP” adını verdiği çok mecralı yerleştirmesinde ziftle kapladığı şişme deniz oyuncakları aracılığıyla çevre politikalarına gönderme yaparak doğa kimliğini sorguluyor. Gülan, vahşi tüketim kültürünün geri döndürülemez yan etkilerini hatırlatıyor. Sanatçının kimliğe bakış açısı oldukça önemli. Fakat; kullandığı malzeme, sahip olduğu düşünsel alt yapısı ile dünya gündeminde de tanınan Genco Gülan’ın “Kimlikler Lütfen!” sergisinde izlediğimiz kimlik yorumu beklenmedik bir dolaysızlığa sahip. Özellikle Gülan’ın “Kara BP” yerleştirmesi ile aynı paydada değerlendirilebilecek bor minerali ile yaptığı ve dünyada bir ilk olarak nitelendirilen heykelleri, asfalttan yaptığı resimlerindeki düşünsel boyutu ve malzeme hakimiyetindeki başarısı düşünüldüğünde.

Çokuluslu ortamda sanatçının misyonu;globalleşen kimlik sorununu topluma demokratik unsurları barındıran bir sosyolojik boyutla sunmak olmalı. Ayrıca; ülke genelinde kültürel kodlarla bize miras kalan farklılıklarımızı avantaja dönüştürmeyi başarabilmek ve sanatta da farklılıkları demokratik, çoğulcu bir açı ile kullanabilmek oldukça önemli bir sorunsal. Cer-Modern’deki “Kimlikler Lütfen!” Sergisi; bu anlamda Türkiye’deki sanatta izlemeyi arzuladığımız demokratik söylemlerin gelişiminde önemli ve olumlu bir sürecin oluştuğunu haber veriyor. Kuşkusuz Türkiye’de var olan konformist duruşun yerini cesur söylemlere bırakması, hem güncel hem gelecekteki sanat tarihi okumaları için toplumsal bir önem taşıyor ve taşımaya da devam edecek gibi görünüyor…


* Bu yazı Artist actual Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.